Kurbanla İlgili Kıssalar

0

Posted by admin | Posted in Bilgi Bankası | Posted on 09-08-2011

Etiketler:

KISSA 1

Haz. Havva validemiz bir batında bir kız bir erkek olmak üzere dünyaya getirmiş ALLAH(cc) doğan çoçukların evlenmelerini haram etmiş, insanlığın çoğalması için bir önceki doğanın ikiziile bir sonraki doğanın ikizinin evlenmesini helal kılmıştır.

Hazreti Adem (A.S)’in büyük oğulları Kabil ile Habil, insanın temel ihtiyaçları olan ziraat ve hayvancılıkla meşgul oluyorlardı. Kabil, toprağı ekip biçiyor, Habil de Koyun güdüyordu.

Allah’ımızın (C.C.) emri mucibince; Kabil’in ikiz kız kardeşinin Habil’le, Habil’in ikiz kız kardeşinin de Kabil ile nikahlanması ve evlenmesi icap ediyordu.

Kabil; kendisi ile doğan kız kardeşi ile evlenmek istedi. Fakat bu ilahi emre aykırı bir arzuydu, kabul edilemezdi.

Hz. Adem (A.S) kimin haklı olduğunun ortaya çıkması için yada Allah’ın (cc) buna razı olup olmadığını anlamaları içinikisininde ALLAHA birer kurban sunmalarını istemiş, kimin kurbanı kabul edilirse haklı ve doğru olan o demişti.

Çobanlık yapan ve takva sahibi bir genç olan Habil, çok güzel bir koç getirdi. Çiftçilik yapan ve katı tabiatli olan Kabil ise bir deste biçilmiş buğday getirdi. Koç sema ya kaldırıldı, Buğday yerinde kaldı. Bununla Habil’in kurbanının kabul olduğu, Kabil’inkinin reddedildiği anlaşıldı.

Habil yeryüzünde malını Allah yolunda samimiyetle feda ederek ilk defa kurbanı kabul olan kişi olmuş oldu.


KISSA 2

Hz. İbrahim(A.S) dünyalık olarak çokm büyükbaş ve küçükbaş hayvana sahipmiş, sahip olduğu dünyalıkları Allah yolunda sarfetmeyi çok severmiş, gelen misafirlerini yedirmeden göndermezmiş, Allah (cc) buna karşılık mallarını hep daha fazla arttırmış(Günümüzdeki Halil İbrahim Bereketi oradan gelmektedir.)

İbrahim Aleyhisselam, doksan; zevcesi Hz.Sara validemiz ise yetmiş yaşına yaklaştıkları halde henüz evlat sahibi olamamışlardı. Bunca mal, mülk, maddi ve manevi imkanların yanında, ailedeki evlat boşluğu kendisini hissettiriyordu.

İbrahim (A.S) çocuğu olmadığı zamanlarda; Birgün Cebrail (A.S) ın yanına gelerek Allhaın yolunda infakından ve misafir perverliğinden dolayı kendisini överek Hz. İbrahimde Cebrail (A.S)’ a; “Allah bu yaşıma rağmen bana bir oğul verirse bu dünyadaki en değerli şeyim olur. İşte ben o değerli şeyim olan oğlumu bile Alllah yolunda hibe eder, kurban ederim” buyuruştur.

Hazreti Sara çocuksuzluğa kendisinin sebep olabileceğini düşünerek teşebbüse geçti Mısır’dan getirdiği cariyesi Hacer’i İbrahim (A.S)’a ikinci zevce olarak gönül rızası ile verdi. Hacer validemiz dokuz ay sonra nur topu gibi bir oğlan çocuğu dünyaya getirdi. İbrahim (A.S) bu ilk çocuğuna, İbranice “Allah’a itaatli “manasına gelen “ İsmail ” ismini verdi.

Hazreti İsmail, artık babasının yanında koşma ve çalışma çağına ermiş, Sekiz – on yaşına gelmişti. İbrahim (A.S) bir gece rüyasında “Ey İbrahim adağını yerine getir” diye kendisine nida edildiğini görür. Zilhicce ayının sekizinci, dokuzuncu ve onuncu, yani Terviye, Arife, Nahir geceleri, aynı rüyayı üç defa üst üste görerek, bu ilahi vahye muhatab olur. Zira peygamberlere rüyalarında da vahyolunurdu. Hazreti İbrahim, böyle görmüş, böyle tabir etmişti. Binaen aleyh bu şekilde aldığı vahiy, ifası vacip olan ilahi bir emir idi. Kimseye bundan söz edemedi.

İbrahim (A.S) bu ilahi emir üzerine, oğlu Hazreti İsmail’i, annesi Hz. Hacer’e güzelce hazırlatıp giydirdikten sonra yanına aldı. Ona, bu hazırlığı beraberce bir dosta gidecekleri için yaptıklarını söyledi. Belki çiftlikte bir koç kurban etme ihtimali olduğunu söyleyerek, ip ve bir de keskin bıçak aldı. Sonra vedalaşarak ayrıldılar. Arafat Dağı’nda, Mina Tepelerinden birine çıktılar. Hazreti İbrahim, burada ilahi emri zorla yerine getirmeye kalkışmayıp, evvela icra şeklini müşavere etmek üzere oğlunun reyini almak istedi. İlk önce, O’na Allah’ın emrine itaat gösterenin büyük sevap kazanacağını hatırlattı. Kendisinin de böyle davranmasını öğütleyerek şu soruyu sordu:

“(Oğlu) yanında koşma çağına gelince “yavrum, benseni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak ne düşünüyorsun? dedi(Çocukta), Babacığım emrediyorsa yap” Beni inşallahsabredenlerden bulacaksın dedi. Saffat Suresi 102

Bu tebliği yapan bir baba; şu anda ne büyük bir dini mesuliyet, İlahi muhabbet ve beşeri şefkat hissi içerisinde bulunuyor ve ne büyük imtihanla karşı karşıya kalıyordu. İşte bunun böyle bir ilahi emir olduğunu idrak eden ve Allah’ü Teala’nın sabredenlerle beraber olduğunu bilen, o halim oğul Hazreti İsmail(A.S): Babasına, babacığım senden bir isteğim var, benim ellerimi ve ayaklarımı bağla olurki can havli ilesana güçlük çıkarabilirim. Babacığım, birde gözlerimi bağla yüzü koyun yatır, olurki gözlerime bakıncaşevkat duygunöne çıkarda bu işten vazgecebilirsin” der.

“- Ey babacığım! Ne ile emir olunuyorsan onu yap, İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın!” cevabını verdi.

Bir tarafta ilahi emir bir tarafta babalık şefkati ile biricik yavrunun kurban edilmesi.

Böylece ikisi de, Allah’ü Teala’nın emrine teslim oldular. Konuşa konuşa, karşılıklı rıza ile yüce emrin icabına hazırlandılar. Bu sırada şeytanın bu işten vazgeçirme, çabalarına aldırış etmediler. Önce hazreti Hacer, sonra oğlu ve babası, Şeytanın vesveselerine karşı, Allah’ü Teala’nın emrine razı ve teslim olduklarını söyleyerek, onu her defasında reddettiler ve taşladılar(Şeutan taşlama ları oradan lakmıştır.)

Nihayet konuşma, vasıyyet ve vedalaşmadan sonra Hazreti İbrahim oğlunu sağ yanının üzerine yatırdı. Hazreti İsmail, babasının bağladığı el ve ayaklarını, kendilerini ibretle seyreden Meleklerden haya ederek çözdürdü. Fakat babasının şefkatini düşünerek, yüzünü örttürdü. Hazreti İbrahim sevgili oğlunun boğazına bıçağı dayadı. Ancak gayretine rağmen bıçak kesmiyordu. Keskin bıçak kesmez olmuştu… Heyecan içinde, aynı bıçağı taşa vurunca, taş ikiye ayrıldı… Taşı kesen bıçak, oğlunu kesmemişti. Bir daha denedi, yine olmadı…

Bu acaip hal içinde, elindeki bıçağa niçin kesmediğini sormaktan kendini alamadı.

Bıçak ise :
“- Ey Allah’ın Halil’i! ateşe sen’i yakmamasını emreden Allah’ü Teala bana da oğlun Hazreti İsmail’i kesmememi emretti!” diye dile geldi. O anda ilahi hitap yetişti ve:

“- Ey İbrahim! Rüyanı gerçekten tasdik ettin, yerine getirdin gördüğün gibi inandın, azim ve sadakatle ifa ettin. İşte biz, Muhsinleri, ihsan sahiplerini böyle mukafatlandırırız! ” buyurdu. Bu ilahi hitaptan sonra, Cebrail Aleyhisselam güzel bir koçla göründü.

Ortalığı tariflere sığmaz bir bayram sevinci kapladı. Böyle bir imtihanda muvaffak olma bahtiyarlığına ve muhsinlerden oldukları beyan buyrulan baba ve oğul, böylece en aziz hitab ile mukafatlandılar ve ayrıca kurban ihsanına da nail oldular. Bir rivayete göre, bu güzel koç şehit Habil’in cennete kaldırılan kurbanıdır… Beyaz renkli, iri gözlü ve güzel boynuzluydu.

Cebrail Aleyhisselam’ın, tekbirle getirdiği büyük koçu sevinç içindeki baba – oğul da tekbir getirerek kurban ettiler. Kendilerini, bu nimete kavuşturan Allah’ü Teala’ya hamdedib şükür secdesine kapandılar. İşte Zilhicce’nin onuncu günü cereyan eden, bu ibretli hadise ile başlayan kurban vazifesi, her mümin tarafından,(bu büyük hikmet ve miras üzere) ifa edile gelmektedir.

 

KISSA 3

Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib bir rü’yâ görmüştü. Rü’yâsında:
- Kalk! Zemzem kuyusunu kaz! diye emredildi. Gündüz, oğlu Hâris ile beraber, Kâ’benin yakınında kendisine işâret edilen yeri kazmaya başladılar.
Önceleri bu işle pek ilgilenmiyen Kureyşliler, Zemzem kuyusunun açıldığını görünce, hak talep ettiler ve dediler ki:
- Bu bizim dedelerimizin kuyusudur. Burada bizim de hakkımız var. Eğer bizim teklîfimizi kabûl etmezsen, sen bizimle başa çıkamazsın! Çünkü senin bir tek oğlun var; biz daha kalabalığız ve senden güçlüyüz.
Abdülmuttalip, tamâmen kendi hakkı olan bu kuyuya, başkalarının da ortak olmak istemelerine üzüldü. Ama gerçekten de onlarla mücâdele edecek, hakkını savunacak durumda değildi. Bu duruma çok üzülüp içi burkulunca, Cenâb-ı Hakk’a şöyle yalvardı:
- Yâ Rabbî! Bana on çocuk ihsân eyle! Eğer bu duâmı kabûl edersen, içlerinden birini Ka’bede Sana kurbân edeceğim.
Allahü teâlâ, onun bu duâsını kabûl etti ve on oğlu oldu. Bu on oğlundan birinin adı Abdullah’tı. Oğullarından en çok bu Abdullah’ı seviyordu. Onda diğerlerine göre çok farklılık vardı.
Zemzem kuyusunu bulduktan ve zaman içerisinde on oğlu olduktan sonra Abdülmuttalib’in şânı ve şöhreti iyice artmıştı.
Bir gece Abdülmuttalib’e rü’yâsında şöyle bir îkâz yapıldı:
- Ey Abdülmuttalib, adağını yerine getir!
Abdülmuttalib seneler önceki adağını unutmuştu. “Adağını yerine getir” diye îkâz edilince, sabahleyin hemen bir koç kesti. Ertesi gece yine îkâz edildi:
- Ondan daha büyük kurbân kes!
Bu defa da bir sığır kurbân etti. Yine îkâz edildi:
- Daha büyüğünü kes!
Bu defa da bir deve kurbân etti. Fakat îkâz yine devâm ediyordu. Bunun üzerine rü’yâda sordu:
- Bundan daha büyüğü ne olabilir, ne kesmeliyim?
O zaman kendisine şöyle cevap verildi:
- Hâtırlarsan, seneler önce oğullarından birini kurbân etmeyi adamıştın. Bu adağını yerine getir!
Adağını hâtırlayan Abdülmuttalib, ertesi gün çocuklarını topladı. Kendilerine durumu anlattı. Hiçbiri i’tirâz etmedi.
- Memnûniyetle; hangimizi istersen kurbân edebilirsin dediler.
Abdülmuttalib, kurbân edeceği oğlunu kur’a ile tesbît etmek istedi. Ama kur’a, en çok sevdiği oğlu Abdullah’a isâbet etti. Fakat söz vermişti; adağını yerine getirmeliydi. Keskin bir bıçak ile berâber oğlu Abdullah’ı alıp Kâ’be-i şerîf’in yanına geldi.
Bu hâdiseyi duyan Kureyşliler, hemen onun yanına koşup dediler ki:
- Biz, bu işe aslâ râzî değiliz. Eğer sen bu işi yaparsan, bu, âdet hâline gelir. Herkes, oğlunu kurbân etmek zorunda kalır. Buna başka bir çâre bulalım.
Sonra şöyle bir çâre bulundu: Develer ve oğulları arasında kur’a çekilecekti. O zaman Kureyş’te insan diyeti on deve idi. Oğullarına isâbet ettiği müddetçe her defasında on deve ilâve edilerek, kur’a, develere çıkıncaya kadar buna devâm edilecekti.
Kur’aya başlandı. Fakat çekilen her kur’a, Abdullah’a isâbet ediyordu. Her defasında on ilâve edilerek devâm ediliyordu. Onuncu kur’ada deve sayısı yüz olunca, kur’a develere çıktı.
Abdülmuttalib, hemen yüz deveyi kurbân etti; oğullarından hiç birine, bu etlerden hiçbir şey vermeden tamâmını fakîrlere dağıttı.
İsmâîl aleyhisselâmın, kurbân edilmekten kurtulma hâdisesinden sonra, ikinci evlâd kurbân edilmeme hâdisesi de bu olmuş oldu.
İşte, Peygamber Efendimizin soyu, İsmâîl aleyhisselâma dayandığı için, “Ben, iki kurbânlığın oğluyum” buyururdu.
Bilindiği üzere kurbân ibâdeti, dünyâya gönderilen ilk insan ve aynı zamanda ilk Peygamber olan Hz. Âdem’den beri bilinen ve yapılagelen bir ibâdettir. Tabîî ki İslâmiyette insan kurbân etmek yoktur; şiddetli harâmdır.
Hac sûresinin 36-37. âyetlerinde umûmî olarak kurbân ibâdeti; Mâide sûresinin 27. âyetinde, Âdem aleyhisselâmın 2 oğlunun kestikleri kurbân, yine aynı sûrenin 103. âyetinde adak kurbânı; Sâffât suresinin 102-107. âyetlerinde Hz. İbrâhîm aleyhisselâm’ın kestiği kurbân; Bakara 196; Mâide 2, 95, 97 ve Fetih 25’te ise [Temettu’ ve Kırân haclarından birini yapanların] hacda kestikleri kurbânlar zikrolunmuştur.
Kevser sûresinde ise, Peygamber Efendimize farz olan, fakat (Hanefî mezhebine göre) ümmetinden zengin olanlara vâcip kılınan, (Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre ise sünnet-i müekkede olan) kurbân beyân buyurulmaktadır.

Write a comment